Erzurum’a dair yazdıklarım yıllar öncesine gider. Her ne kadar artık bu şehir için kalemimi elime almayacağım, ümitsizliğine kapıldığım zamanlar olduysa da nihayetinde tükürdüğümü yalama pahasına yazmak zorunda kaldım. Zira büyüğe karşı kibir olmaz. Şehir de bizim büyüğümüzdür.
Şehirler insanlar gibidir. Biyolojik sınıflandırmada şehirlere canlı organizma muamelesi yapılır. Buradan şehirlerin güçlü yanlarının yanı sıra zayıf yanlarının da olduğu çıkarımı yapılabilir.
Erzurum’un güçlü yanlarını saymama lüzum yok. Bunu Türkiye’nin yanı sıra bir dünya bilir. Çöküşler zayıf yanların ortaya çıkan sonuçları olduğu için özellikle üzerinde durulmayı gerektirir.
Bu şehrin; “öngörüsüzlük/feraset, birlikte iş yapma becerisi/ekip ruhu ve liyakat/emanete ehillikte” gibi başının belası üç açmazı mevcuttur.
Yıllar önce şehrin ekonomik sektörlerin değişimini ve dönüşümünü okuyamayışı ve yarınlar için tertiplenmeyi beceremeyişine örnekler vermiştim. Yazımız oldukça da ses getirmiş olacak ki, Kavaflardan geçerken Sobacılar yolumu kesmişlerdi.
“Hadi diyelim; saraçlar giyim, bakırcılar hediyelik eşya yapımına yönelemedikleri için battılar. Biz batmamak için ne yapabiliriz?” dediler. Onlara bir hafta sonra kendilerine uğrayacağımı söyledim. Alaylı bir tavırla: “Tabi! Dilin kemiği yok, nasıl olsa. Oradan yazmak kolay, buraya gelince sıvışmak için bir hafta süre istiyorsun. Kaçmak için bir hafta düşüneyim, doğrusu iyi bahane!” dediler. Bir hafta sonra bir imanı keder olmazsa mutlaka kendilerine uğrayacağımı söyledim, yanlarından ayrıldım.
Bir haftalık zaman zarfınca iyice düşündüm. Çarşıya vardığımda çay demlediler, pek de inanmamış bir tavırla etrafımda kümelendiler. Çaylarımızı yudumlarken: “Umarız geçen hafta sığındığın bir haftalık sürenin akabinde bize hayır haberlerle gelmişsindir?” dediler. Onlara üç dört esnaf birleşerek ortak iş yapıp yapamayacaklarını sordum. Hepsi ağızbirliği etmişçesine buna mecburuz. Doğalgaz geldi, soba işi bitti. Yazdan yaza yaptığımız üç beş semaver de geçimimize yetmez, tespitinde bulundular.
Oradaki esnaf arkadaşlara doğalgaz-elektrik panoları üretimine geçmelerini önerdim. Bu fikir akıllarına yattı. Nasıl olur biz bunu akıl edemeyiz diye hayıflandılar. Daha sonraki zamanlarda yanlarına uğradığımda siparişleri yetiştirememe korkusuyla benimle konuşmaya bile az zaman ayırdılar. Elbette bu durum beni ziyadesiyle mutlu etmişti. Nede olsa fikrimin piyasada işe yaraması ve iki üç eve aş olarak dönmesi kendime özgüvenimi tazeledi.
Yıllar sonra ortaklardan birisine rastladım. İster istemez fikir babalığını yaptığım firmanın durumunu sordum. “Hiç sorma! İşlerimiz tıkırındaydı. Ortaklardan işletme mezunu olanımız satış müdürü olarak görev yapıyordu. İlleri dolaşıyor, yetiştirmekte zorlandığımız siparişler alıyordu. Fabrikada çalışan ortaklar olarak dedik ki; biz burada kirin pasın içinde sipariş yetiştirmeye çalışırken o beyefendi beş yıldızlı otellerde gününü gün ediyor. Satış müdürlüğünü münavebeli yapalım. Böylece ortakların arasında adalet sağlanmış olur! Eski satış müdürü dedi ki:“Arkadaşlar ben hakkımdan feragat ediyorum. İki ortak arasında bu iş dönüp dursun. Siz, beni oralarda gezip eğleniyor mu sanıyordunuz? Şirketin çıkarı için çoluk çocuğundan ayrı otel odalarında bir başına gurbet ellerde kalmak zevk midir?”
“O arkadaşın yerine bizler nöbetleşe satış müdürlüğünü yapmaya başladık. Beraberinde siparişler azaldı. Sonuç olarak siparişler azalınca fabrika zarar etti ve kapandı. Senin bize altın tepside sunduğun işle yaşantımız bile değişmişti. Arabalarımız son modeldi. Dağda çay içmeler, marka elbiseler giyinmeler daha neler neler…
Aslında biz sana da kızgınız! Ne güzel sürünüp gidecektik, küçücük dünyamızda. Karşımıza çıktın, bize hayallerimizin alamayacağı büyükte bir dünya sundun. Kıymetini bilemedik. İlk satış müdürümüzün verdiğin güzel fikirden dolayı sana takım elbise veya ayakkabı alma teklifini bile iki ortak aynı tavırla reddetmiştik. Ne yalan söyleyeyim, fakirken değil de insan zenginlikten fakirliğe düştükten sonra hayat cehennem oluyor. Hakkın bizlere helal et!” dedikten sonra ayrıldı.
Bu olayı elbette ben çok akıllıyım, o arkadaşlar çok geri zekâlı demek için yazmıyorum. Niçin Erzurum’un kronikleşen ekonomik derdini tedavi edemiyoruz diye yazıyorum. Hangi organizasyon olursa olsun mutlaka bir lideri olmalıdır. Bu durumda liderde aranacak liyakattir, buna önem vermek yerine baş olmak için can atıyoruz. Ferasetle işin nereye varacağını kestiremediğimiz gibi çalışan üretenin kıymetini bilmiyoruz. Büyük işlerin ekip ruhuyla yapılacağını da bilmediğimizden “DonKişot”laşıp şehri kurtarmaya kalkıyoruz. Erzurum nasıl kurtulur diye düşünenler; yukarıda değindiğim, üç açmazdan kurtulduğumuzda Erzurum kurtulur.
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner5

banner1